Yazmak benim için bir var oluş meselesi

1 Nisan 2019

Pek çok tarihi roman, tarihsel kurgularla karşımıza çıktı, çıkmaya da devam ediyor. Kimi romanlar hakkını vermiş, kimileri de yazılmasa da olurmuş dedirten cinsten. Şimdi de tarihsel kurgularla yazılmış bir roman duruyor karşımızda; Nigâhdar. Hallâc-ı Mansûr’un hayatı ve öğretisini, tasavvufu, o dönemdeki sufi önderleri ve kuantum fiziğini aynı potada eriten bir roman. Yazarı ise dünyalar güzeli ikiz bebek annesi ve bir dönemin oyuncusu Başak Sayan. “Kitap çıkarmak, çocuk doğurmak gibi” diyen yazar ile son çocuğu “Nigâhdar”ı ve yazar bir anne olmanın ne demek olduğunu konuştuk.

Sizi bir dönem oyuncu olarak görmeye başlamıştık, ama artık edebiyata ağırlık verdiniz. Edebiyat serüveniniz ne zaman, nasıl başladı?

Edebiyata ilgim ben çok küçükken başladı. Asker bir baba ve Almanca öğretmeni bir annenin çocuğu olarak oldukça disiplinli bir evde büyüdüm. Böyle bir ortamda kendimi rahatlatabilmemin, başka dünyalara kaçabilmemin yegane yolu kitap okumaktı. İlk öykülerimi de daha ilkokuldayken yazmaya başladım. Hayallerimdeki hayatı yaşayan bir kızın maceralarıydı ilk yazdıklarım. O zamanlar ileride yazar olacağımı düşünürdüm. Ancak lisede yaşadığım askeri lojmana TRT’ye çekilen, dönemin en sevilen dizilerinden biri gelince her şey değişti. O zamanki bütün ünlü aktörler ve aktrisler lojmandaydı ve biz okuldan kalan tüm vaktimizi onları görmeye ayırıyorduk. Orada çok ünlü bir oyuncu olmayı kafama koymuştum ve o hayalin peşinden gittim. Ama yazma eylemim hiç bitmedi. Oyunculuk kariyerim devam ederken işi edebiyat ajanlığı olan bir arkadaşımın kurduğu bağlantılar sayesinde edebiyat dünyasına adım attım ve ilk romanım 2011 yılında yayımlandı. Ancak o sıralarda hayatıma bir yazar olarak devam etme düşüncesi yoktu. Daha çok geleceğe kendimden bir iz bıraktığımı düşünüyordum. İkinci romanım Kelebeğin Kaderi ve üçüncü roman Ölü Kuşların Sessizliği’nin ardından artık kendimi daha çok yazar olarak hissediyorsam da yine de bunu tek mesleğim olarak ilerletmek gibi bir düşüncem yoktu hala. Ta ki çocuklar doğana kadar. Doğumdan kısa bir süre sonra ilk çocuk kitabım Rüzgar Olmak İsteyen Çocuk yayımlandı. Ve son romanım Nigâhdar’ın hazırlıklarına başladım. İşte o sırada artık setlerde uzun saatler geçirmek istemediğime, beni mutlu eden şeyin yazmak olduğuna karar verip, kendimi sadece edebiyata adamaya karar verdim.

Yazmak sizin için ne ifade ediyor? Bu noktada romanı hayatınızın neresine koyuyorsunuz?

Yazmak benim için bir var oluş meselesi. Şimdi geriye dönüp baktığımda aslında bu dünyaya neden geldiğim belliyken kafamda oluşturduğum bir imajı gerçekleştirmek için başka bir hayalin peşinden koşup, onu hayata geçirmek için uğraşmışım. Elbette oyunculuk benim en büyük hayallerimden biriydi. Hala da seviyorum. Ama ben bu dünyaya yazmak için gelmişim. Oyunculuğun ve sinemanın yazı stilime katkısı çok büyük. Kitaplarımdaki her bölümün müthiş bir heyecanla bitmesi dizilerdeki her bölümün müthiş bir sonla bitmesinin yarattığı heyecanı iyi bilmemden kaynaklanıyor.

Gerçekten kitap çıkarmak çocuk doğurmak gibi mi sizin için?

Bir kitabın ortaya çıkması tamamen bir doğum. Nasıl aylar boyunca bebeğiniz karnınızda büyüyüp gelişiyorsa roman da yazarın ellerinde aylar içinde gelişip büyüyor. Nasıl bir doğum heyecan doluysa kitabın matbaadan çıkıp raflara dizilmesi süreci de aynı. O nedenle her sene doğum yapmış gibi hissediyorum kendimi.

“Nigâhdar” ile ilgili yola çıkış hikayenizi sizden dinleyebilir miyiz?

Nigâhdar’ı iki yıllık bir araştırmanın ardından yazdım. Oldukça zor bir süreçti benim için. Çünkü bir yandan 9. Yüzyıl Abbasi İmparatorluğu’nu ve Muktedir Billah dönemini incelemem gerekiyordu, diğer yandan Hallâc-ı Mansûr’un hayatı ve öğretisini, tasavvufu, o dönemdeki sufi önderleri ve elbette kuantum fiziğini. Tüm bunları bir potada eritmem gerekiyordu. Hem derinliği olan hem de heyecanın hiç bitmediği bir serüven olmalıydı. Kuantum fiziğine hep ilgim vardı ama tasavvufu öğrendikçe aralarındaki benzerlik beni müthiş etkiledi. Tanrı ve bilim yan yana gelemez ya, gelebiliyor aslında. Hatta aynı şeyden bahsediyorlar. Keza Hallâc-ı Mansûr’un hayatı ve öğretisi de beni büyüledi. Hakikate ulaşma yolunda yaşadıkları, sonunda ulaştığı bilgi, bunu anlatış şekli, tavrı, duruşu, her şeyi… Hayatının iyi bilinmesi gerekiyor. Bunu yapmak istedim biraz da. Bazen başarıp başaramayacağım için korktum ama içimdeki ses, doğru yolda olduğumu söylüyordu. Nitekim o kadar çok sevildi ki, aldığım geri dönüşler bazen gözlerimin dolmasına, hatta ağlamama sebep oluyor.

Nigâhdar…Kısaca özetler misiniz, bu roman nasıl bir kurgu ile okurlara temelde nasıl bir mesaj veriyor?

Kitap iki ayrı zamanda geçiyor. Biri Bağdat’ta bundan 1200 sene evvel Abbasi İmparatorluğu zamanları ve Hallâc-ı Mansûr’un hayatı, diğeri ise günümüz. Hallâc-ı Mansûr çok etkileyici bir kişilik. Pek çok insan adını bilir ama hikayesini bilmez. Bu topraklarda yetişmiş her sufi onun izinden gitmiştir. Hakikate erişmek için çıktığı yolculuk ve Allah aşkı çok yanlış anlaşılmış ve dönemin muktedirleri tarafından tehdit olarak algılanıp katledilmiştir. Bugüne kadar ulaşan tek kitabı Tavasin’dir. Bir de kayıp risaleleri var. Ben hayatını okurken bundan çok etkilendim ve kendi hikayemi bu kayıp risaleler ekseninde kurdum. Bu risalelerde tüm dünyadaki güç dengelerini ve dinleri temelinden etkileyecek bir sır gizli ve bu sırrı asırlardır adına nigâhdar denilen bekçiler koruyor. Son nigâhdar İstanbul’da öldürülünce İstanbul emniyeti harekete geçiyor. Maktul geride tuhaf işaretler ve sayılar bırakmış. Bunun üzerine emniyet çok meşhur bir televizyoncu, yazar ve öğretim görevlisi olan genç bir profesörden yardım istiyor. Bu esnada New York’ta Columbia Üniversitesi’nde atom fiziği dersleri veren ve ateşli bir ateist olan Şirin de “Tanrı’nın varlığını bilimsel olarak kanıtlayabilir miyiz” sorusu eşliğinde başlattığı bir tartışmanın ortasında Türkiye Konsolosluğu’ndan gelen bir haberle babasının öldüğünü öğrenir apar topar İstanbul’a gelmek zorunda kalır. Ortada bir terslik vardır, zira babası normalde yıllar evvel Amerika’da ölmüştür. Gelir gelmez de kendisini bir ölüm kalım mücadelesinin ortasında bulur. Kendisine bir dizi tesadüf görünen olay sırasında yolunun kesiştiği profesör yardım eder. İkili bir yandan hayatta kalmaya çalışırken bir yandan da kayıp risalelerin peşine düşer. Tabi Hallâc’ı okudukça ve tasavvufu öğrendikçe kuantum fiziği ile tasavvuf arasındaki benzerlikleri fark edip, tamamen inançsız bir insanken nasıl değiştiğine tanık oluyoruz. Biz bir yandan günümüzdeki bu hikayeyi okuyoruz, bir yandan da geçmişe gidip Hallâc-ı Mansûr’u idama götüren olayları öğreniyoruz.

“Sen ne doğdun ne de öleceksin! Bir beden olmadığını anladığında en büyük hakikati keşfedeceksin” diyorsunuz romanda. Keşfedemediğimiz en büyük hakikat nedir şu hayatta?

Keşfedemediğimiz en büyük hakikat kendimizle ilgili. Bir beden olduğumuzu, etrafımızda gördüklerimizin de gerçek olduğunu zannetmemiz. Oysa bu büyük bir illüzyon. Bu beden bir kabuk. Kendinize dair söyleyebilecekleriniz ise sadece sıfatlar. Onlar siz değilsiniz. Siz tüm bunların ötesinde her şeyi izleyen ve gözleyen varlıksınız. Bunu ancak kendi içinize döndüğünüzde ve yalnız kalıp zihninizi sakinleştirdiğinizde hissedersiniz. Her şey var olan tek bir şeyin tezahürü. İlahi Öz’ün. Baba, Allah, Tanrı, Brahma, Kutsal Öz, Tin, Bütün, Yaradan… Adına her ne dersen de, her şey O’nun vücut bulmuş hali. Hallâc bu hakikati fark edip, En’le Hak demiş. Ben O’yum. Nasıl ki bir damla okyanusun parçasıysa ben de onun parçasıyım demek istemiş ama insan aklı sınırlı olduğu ve çevresindeki illüzyonla büyülendiği için onun ne demek istediğini anlamamışlar bile. Nihayetinde idam edilmiş.

Roman, iyiliğin ve kötülüğün mutlak olmadığını karakterler üzerinden ince dokunuşlarla anlatıyor. Sizin için iyilik ve kötülüğün tanımı nedir?

Benim için iyi ya da kötü diye bir şey yok. Bunlar göreceli şeyler. Sizin iyilik olarak gördüğünüz aslında ardında büyük kötülük saklıyor olabilir ya da kötülük olarak gördüğünüz büyük bir iyiliğe kapı aralıyor olabilir. Sadece olaylar var. Onlara biz anlam yüklüyoruz. Yoksa nereden biliriz neyin neden olduğunu.

Biraz da anne kimliğiniz ile ilgili konuşalım. Anne olmanın zorlukları neler oldu? Daha önce kolay olduğunu düşündüğünüz ama öyle olmadığını gördüğünüz şeyler oldu mu?

Anne olmak dünyanın en güzel duygularından biri. Bir o kadar da zor. Hele ikiz annesi olmak. Ekstra yorgunluk demek ama daha fazla da mutluluk. Her şeyi çarpı iki yapmak zorundasınız. Daha az uyumak, daha çok çabalamak, pek çok şeyden feragat etmek. Ama yine de belli bir düzene oturduktan sonra o kadar da zor gelmemeye başlıyor insana. Kardeşlerim de ikiz oldukları için zorlukları biliyordum. Ancak çok da korktuğum gibi olmadı. Doğumdan sonra hem ilk çocuk kitabımı hem de Nigâhdar’ı yazdım. Demek ki olabiliyor. Zamanı nasıl kullandığınla ve nasıl çözümler ürettiğinle alakalı.

Bir paylaşımınızda, bebek sahibi olduktan sonra tüm hırs ve bencilliğin bitmesi ile ilgili bir şey söylemişsiniz. Annelik hangi hırslı yanınızı bertaraf etti?

Annelik; hayatta en önemli şeyin aile olmak, o saf sevgiyi hissetmek olduğunu fark ettirdi bana. Kariyer hırsı, daha fazla kazanma, daha fazla şöhret olma… Bunlar bir noktada boş geliyor insana. Bana sarılmaları, saçlarımı okşamaları tüm bu bahsettiğim şeylerin verdiği duyguların kat kat ötesinde. O nedenle pek çok hırsım törpülendi. Mümkün olduğunca onlarla vakit geçirmek, o sevgiyi hissetmek ve onlara bol bol anı bırakmak istiyorum. Bir gün bu dünyadan ayrıldığımda hem benim hem onların aklında bu anılar kalacak sadece.