Brüksel’den ebeveynlik manzaraları

1 Ağustos 2019

Çocuklarımla Brüksel’e her gelişimde ister istemez Türkiye’de görmeye alışık olduğum ebeveyn tutumlarından farklı olanlar takılıyor gözüme. Bu yazımda sizlerle bu özelliklerden bazılarını paylaşmak istedim.

Çocuk parkı, çocukların eğlence alanı olduğu kadar, ebeveynlerin de çocuk yetiştirme yaklaşımlarının gözlemlendiği bir laboratuvara benziyor. Hele bu park, Georges Henri Parkı ise! Burada küçük çocuklar için muhteşem bir alan var: İncecik, tertemiz kumlar üzerinde, keşfedecek sayısız tepesi, köprüsü, tüneli olan dev bir oyun istasyonu. Çocuklar bu alana ayakkabılarını çıkararak giriyorlar. Anne babalar çok gerekmediği sürece onları takip etmiyor, bir kenarda oturuyorlar. Oysa bu alanda çocuğun tırmanıp kayarak düşebileceği pek çok nokta var. Ama dikkatli gözler görebilir ki mimar, mekânı çocuğun düşerken kayma hızını bile hesaplayarak çalışmış. Ayrıca çocuğun düşeceği yer belli: Kumluk alan. Çocuklar, burada kelimenin tam anlamıyla ‘düşe kalka’ oynuyorlar.

Parkta bulunan on kişiden ikisi çekik gözlü, ikisi siyahî, ikisi buğday tenli, ikisi açık sarı, ikisi de kumral. Yani birine ‘yabancı’ diyebilmeniz için gerçekten sıra dışı bir davranış sergiliyor olması gerek. Türkiye’den yeni gelmiş ve henüz adapte olmamış bir Türk annesi, burada kendini nasıl fark ettirebilir, dersiniz?

Süslü çocuklar yok

Dikkatimi ilk çeken, Brüksel’deki annelerin çocuklarını süslemiyor olmaları. Süslemek derken, özellikle kız çocuklarının saçlarını kurdelelerle, boncuklarla bezemekten, pilili etekler, prenses elbiseleri giydirmekten bahsediyorum. Çoğu kız çocuğu şort ve tişört, bir de atkuyruğu ile parka geliyorlar.

Ebeveynlerin sınırları var

Türkiye’de çocuğuyla birlikte kaydırağın üzerine çıkan anne ve baba görmüşlüğüm var. Çocuğuyla birlikte tünele giren anne de gördüm: Çocuğuna “Oraya girme kuzum, ben sığamam” diyordu üstelik! Brüksel’de ise anne babalar bir kenarda oturmayı başarıyorlar. Çok azı çocuğuna destek olmak için yerinden kalkıyor, en kısa zamanda da dönüyor. Daha büyük çocukların da girebildiği bisiklet alanında ebeveynler düşüp ağlayan çocuklarının yanına gidemiyorlar, çocuklarının kalkıp bizzat gelmesini bekliyorlar. Bu görüntü beni epey şaşırtıyor ama neden böyle bir sistemin kurulduğunu çabucak anlıyorum: Alana giren, bir bisiklet ile çarpışma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor.

 

İyi annelerin yapışkan döşemeleri…

Çocuk parkının dışına çıkacak olursak, çocuklu evlerin dağınıklığını size anlatmam mümkün bile olamaz! “İyi annelerin yapışkan döşemeleri, kirli fırınları ve mutlu çocukları olur” sözü doğruysa, bu anneler azize olmalılar! Elimde çilekli bir tartla ziyaretine gittiğim iki çocuklu lise arkadaşımın mutfağında tartı koyacak yer bulamadım! Buna rağmen arkadaşım en ufak rahatsızlık hissine kapılmadı, bulaşıkları elinin tersiyle masanın diğer ucuna itip, boş kalan alana benim için kahve koydu. Bizler, onlara kıyasla resmen temizlik hastasıyız!

 

Elbet bir gün sebze yiyecekler

Pek çok Belçikalı arkadaşımda görmediğim bir diğer özelliğimiz ise, beslenme konusundaki takıntımız. Evet, bebeklerin ne yedikleri çok önemli. Ama Belçikalılara göre ‘her çocuk gibi’ abur cubur yemeye hakları var. Özellikle de evin dışında iken. Burada çoğu doktor annelere şunu salık veriyor: “Sebzenin her türlüsünü yesin diye zorlamayın, bir iki tanesini sevse yeter. Bir gün gelecek, her şeyi yiyecek”.

Ne dersiniz, biz mi fazla abarttık bu iyi ebeveynlik işini?