Bugünün çocukları yarının ebeveynleri

9 Aralık 2019

Çok yönlü kişiliği ile yoluna araştırmacı yazar olarak devam etmeyi seçen, ortaya koyduğu “Sürdürülebilir İyi Ebeveynlik” felsefesiyle kendisinin bile beklemediği büyük bir ilgi ile karşılaşan. “Ben gözlem yaptım yazdım öneri sunmak haddim değildi.” diyecek kadar yerini bilen, duruşundan taviz vermeyen, Parents Danışma Kurulu üyelerinden Gülüş Türkmen ile Aralık ayında düzenlenecek Sie konuşmalarını ve yeni kitabını konuştuk.

 Sürdürülebilirlik kavramını her yerde duymaya alışmıştık aslında ama “Sürdürülebilir İyi Ebeveynlik” diyerek ortaya koyduğunuz kavram bizleri düşünmeye itti. Ebeveyn olduktan sonra süreç zaten hiç bitmiyor, sürdürülebilir de ne demek, nerden çıktı?

“Anneliğin Ötesinde” kitabım bir dönem üniversitelerde tartışıldı. Demişler ki “Gülüş Türkmen moda ebeveynlik yaklaşımlarının sorunlarını doğru analiz etmiş ama bunların yerine ne koyabileceğimizi söylememiş”. Söylememiştim çünkü bunu söylemek bana düşmez diye düşünüyordum. Ama sonra; uzmanlık alanının dışında konuşan uzmanlar, bilimsel görüşlerle kişisel fikirleri birbirine karıştıranlar yüzünden ebeveynlerin kime güveneceklerini şaşırmış olduklarını fark ettim. İkinci kitabım “Annelik Haritası”nı bitirirken benden bekleneni yaptım: “Sürdürülebilir İyi Ebeveynlik” başlığı altında bir takım temel önermeler sundum. Ebeveynlik üzerine son kitabımı yazdığımı düşünmüştüm ama meğer bir felsefenin temelinin atılmasına vesile olmuşum… Bir sonraki sene bütün bu başlıklar, farklı uzmanlar, anneler ve babalar tarafından sahiplenildi, hepsi Başkent Üniversitesi’nde konuşma konusu oldu. O gün bu gündür bir “SİE İnisiyatifi” var. “SİE Konuşmaları” ile topluma, “SİE kritikleri” ile uzmanlara hitap etmeye çalışıyoruz.

“Sürdürülebilir iyi ebeveynlik” kavramının artık uluslararası literatürde de tanındığını duyurdunuz, tanınmak tam olarak ne anlama geliyor? “Kim? Neyi? Neden? Nasıl? Ne zaman? Tanımış” merak edenler var.

“Tanınmak” ya da “kabul görmek”, İngilizce “acknowledgement” kelimesinin Türkçesi. Psikoloji dünyasında kırk yıldır kabul gören “Öz Yeterlilik Kuramı”nın öncüleri, Richard Ryan ve Edward Deci, New York Rochester Üniversitesi’nden ve Avusturalya Katolik Üniversitesi’nden bize yazılı olarak desteklerini sundular. Bu ay Yeni İnsan Yayınevi’nden çıkan kitabımızın önsözü Richard Ryan tarafından yazıldı. Bu ikili ile birlikte çalışan Dr. Özge Kantaş, kitabın ilk bölümünde neden kuramın SİE argümanlarını desteklediğini detaylı biçimde anlatıyor.

Belçika’da yaşadığınız dönemde ebeveyn ve çocuk ilişkisini gözlemleme fırsatınız oldu, Türkiye’de sizi “Sie” yi oluşturmaya iten bu farklılıklar mı? Biraz açıklar mısınız? 

Çocukluğumdan beri yaptığım her işin bir ucu insan gözlemine dayanıyormuş, bunu yeni fark ettim. Yıllar içinde birbirinden farklı işlere merak sardım. Oyun yönetince bana “yönetmen ol” dediler, beste yapınca “müzisyen ol”, dergi kapağı yapınca “grafik tasarımcı”, sergi düzenleyince “küratör”, davranışları sorgulayınca “neden psikoloji okumadın ki!”… Bunların hepsi ve hiçbiri oldum. Ama en rahat ettiğim iş, araştırmacı yazarlık oldu. Her konuyu inceleme özgürlüğüne sahibim ve hiçbirinde yıllanmak zorunda değilim. Ama yıllar boyunca iki ülke arasında gelip giderken değiştirmek zorunda kaldığım davranışlarım beni “Aslında ben kimim?” diye sormaya mecbur bıraktı. Bir insan, farklı ortamlarda farklı biri oluyor -olabiliyor. O halde tek bir doğru anne-baba modeli olamaz.

Geçen yıl çocuklarım ve ben, elimizde bir pasta, Belçika’da liseden bir arkadaşımı ziyarete gittik. Evi o kadar dağınıktı ki giriş kapısını bile yarıya kadar açabildi. Çocukları oyuncaklarla dolu bir salonun içine saldı, beni ise mutfağa götürdü. Oturacak yer zor buldum. Bulaşıklar yıkanmamış, iki gün öncesinden kalmış cipsler tabak içinde evyede duruyor. “Kusura bakma, toplanmaya vakit bulamadık” dedi arkadaşım (dikkat edin, toplayamadık derken hem kocasını hem kendisini kastediyor) ve sohbete daldı. Dağınık ve kirli bir eve misafir almış olmak onu hiç rahatsız etmedi. Çocuklar bahçede toz toprak içinde oynadılar. Kirlenirsin, düşersin gibi uyarılar yapılmadı. Ne oynayacaklarına çocuklar karar verdiler, kavga ettiklerinde kendileri barıştılar, biz büyükler onlara oyun düzenlemedik, karışmadık. Türk annesi ev ve çocukla ilgili her şeyi kimliğine zeval getirecek bir mesele gibi görüyor: Çocukların kavgaları, kirliliği, evin dağınıklığı… Bunlar babanın değil, annenin kusuru oluyor üstelik.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Annelik Türkiye’de çok mu abartılıyor? Araştırmalarınıza dayanarak diğer ülkelerde ne durumda olduğunu biraz anlatır mısınız?

SİE felsefesi konuyu döneme, kültüre ve bireye göre değerlendirmeyi öneriyor. Önce döneme bakalım: Anneliğin önemi, son kırk-elli yıldır bütün dünyada çok vurgulanıyor. Çünkü psikoloji bilimi ilerledi, annenin fonksiyonunun elzem olduğu netleşti. Sonra kültüre bakalım: Türk annesine hakaret etmek isterseniz ona “Ne biçim annesin!” diyebilirsiniz, ama Amerikalı anneye “Ne biçim kadınsın!” demelisiniz. Türk annesi “ne biçim kadın” olduğunu dert etmeyebilir, Amerikalı da “ne biçim anne” olduğunu. Anneliğin kutsandığı topraklar, bizim topraklarımız. Dolayısıyla bağlanma teorisi gibi bilgilerin Türkiye’de allanıp pullanması, çarpıtılması, “normal doğurmazsan, şu kadar emzirmezsen, yanında yatırmazsan güvenli bağlanmaz” gibi tuhaf yerlere sürüklenmesi bizleri şaşırtmamalı. Avrupa’nın kalbinde anne sütünden sütlaç yapan birine rastlamak çok zor!

Bir konuşmanızda Öz yönetim kuramından bahsediyorsunuz, hayatımızda “Öz yönetimi” nasıl sağlarız? Çocuğumuza bunu nasıl aktarabiliriz?  

Klasik Türk annesinin en iyi yaptığı şey, çocuğuna sevgi vermek. Sevgimizi hissettirmemiz için özel bir şey yapmamıza gerek olduğunu düşünmüyorum. Ben bile oturduğum yerden, çocuğuma dokunmadan ona sevgimi hissettirebildiğimi biliyorum. Bizim sevgi göstermekte sorunumuz yok ama saygı göstermekte ciddi sıkıntılar yaşıyoruz. Kendi sınırlarımızı kuramadığımız gibi, çocuklara da sınır koyamıyoruz. Bu da bir öz disiplin eksikliği. Bugüne dek kendi başımıza kaldığımızda bütün kurallar kalkmış gibi hareket ettiysek, kimse bakmazken kırmızı ışıkta geçtiysek, böyle olması normal. Kırmızı ışığın kendimize ve başkalarına saygı sembolü olduğunu anlamak için gereken eğitimi almadığımız sürece öz yönetim sağlamamız güç. Şakayla karışık şöyle demek istiyorum: Yeterince “attachment parenting” (bağlanma ebeveynliği) yaptıysak, biraz da “detachment parenting” (ayrışma ebeveynliği) yapalım.

Yıllardır, yazdığınız kitaplar, yaptığınız ve dinlediğiniz konuşmalarda ve araştırmalarınızda edindiğiniz en önemli öğreti ne oldu?

En önemli öğretiler bazen insanın en farkında olmadan kazandıkları oluyor. Bu yüzden bu soruya doğru cevap verebilir miyim bilmiyorum. Ama iletişim tekniklerinin birçok sorunu çözebildiğini görüyorum. Sözler, kişiliğin vitrini gibi. Vitrinin arkasındaki kafa karışıklığı, korkular, karşı tarafa bazen bir tehdit, bazen bir suçlama, bazen bir ayıplama olarak yansıyor. Bu yansımalar çoğaldıkça kişiler arasındaki iletişim zayıflıyor. Ama birkaç teknik ile bu vitrin düzenlenebiliyor, karışıklık düzenleniyor. Birine her şeyi söyleyebilirsiniz, yeter ki saygı ve nezaket yollarını bilin.

Çocuğun yarattığı her sorunun ardında ebeveynin hatalı olduğunun söylenmesini nasıl yorumluyorsunuz?

Bu çok hassas bir konu. Hatalı olup olmadığı, her durum için ayrı değerlendirilmeli. Ama hatalı bile olsa, bir anneyi suçlayarak onun çocuğunu daha iyi yetiştirmesini sağlayamazsınız. Bizim toplumumuzda annelerin üzerinde devasa bir yük var. Herkesin tek bir annesi var, o tek kadının mücadelesi şüphesiz çok büyük ve o mücadeleyi verebilmesi için moralinin yüksek olması gerekiyor.

Roller arası denge nasıl sağlanır? Çocuklar büyüdükçe, ebeveyn de büyüyor aslında ailede beklentiler de değişiyor, dengede kalmak zorlaşmıyor mu?

Toplumumuzun bir kesiminde babalar babalığını daha çok yapmaya başladılar. Uzmanlar da genelde bu değişimin farkındalar, bu harika bir şey. Bu babaları öne çıkararak topluma model olmalarını sağlayabiliriz. Biliyorum ülkede hala baskın olan baba modeli, eve gelince kanapeye serilen baba modeli. Ama değişim bir yerden başladı işte!

Ankara ile sınırlı kalmamasını temenni ederek, SİE’de bu yıl neler konuşulacak, sormak isterim.  Konuları neye göre belirlediniz? Diğer şehirlerde de organizasyon yapmayı düşünüyor musunuz?

Kitabımızda temel argümanları ve günümüz Türkiye’sine has temel başlıkları irdelemeye çalıştık. Panellerde karşılaştığımız her yeni sorun için yeni konuşmalar düzenlemeye gayret ediyoruz. Bu yıl program ilk kez bağımsız bir ekip tarafından hazırlandı. Senem Öztürk koordinatörlüğünde, Anıl Çetinel, Güney Erkılıç, Funda Yıldırım, İpek Bayrak, Şirin Şinikçi jüriliğinde konuşmacılar seçildi. Psikologlar daha mı iyi çocuk yetiştirir, öz yönetim nasıl sağlanır, duygu-mantık dengesi nasıl kurulur, cinsiyet ayrımcılığını nasıl fark edebiliriz, sanat çocuğu nasıl onarır gibi konulara değineceğiz. 7 Aralık’ta Özel Çankaya Norman Anadolu Lisesine bekleriz.

Ayrıca, 2020 yılından itibaren SİE’yi ülkenin farklı şehirlerinde ve hatta yurtdışında organize etmek için hummalı biçimde çalışıyoruz. 28 Mart’ta İstanbul’da “Risk” temalı konuşmaları kaçırmayın!

 

Gülüş Türkmen kimdir?

Belçika’da büyüyen, reklam iletişimi eğitiminin ardından 26 yaşında Türkiye’de yaşamayı seçen Gülüş Gülcügil-Türkmen’in, müzisyenlikten yayın yönetmenliğine, çevirmenlikten küratörlüğe birden çok şapkası var. Kültürlerarası farklar hayatı boyunca ana ilgi alanı olmuş. Çocuk yetiştirirken iyiden iyiye önem kazanan yaşam ve düşünce biçimlerini inceleyen Türkmen, Adele Faber ve Elaine Mazlish’in çocuklarla iletişim atölyelerinin Türkiye ayağını oluşturmuş, Hollanda’nın Utrecht Üniversitesi Sosyal Bilimler Bölümü Uzaktan Eğitim Programı ile çocuk gelişimi eğitimi almıştır. Araştırmalarını pek çok uzmanın desteği ile yürüterek, üç Türkçe ve bir İngilizce kitap haline getiren Gülüş Türkmen’in çalışmalarına bu güne dek Ankara, Hacettepe, Yeditepe ve Başkent Üniversiteleri de destek vermiştir.

 

 

 

 

 

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir