Shakespeare dediğin çocuk oyuncağı – Fatih Türkmenoğlu

1 Haziran 2018

Her çocuğun yeşereceği alan farklı. Artık çok iyi biliyoruz: Çocuklar, aynen yetişkinler gibi, ancak sevdikleri alanlarda başarıya ulaşırlar. Evet, bazen uzak görünen beceriler tanıtmak, yeni alanlar açmak, önce istemediklerini iddia ettikleri aktivitelere dokunmalarını sağlamak gerekebiliyor. Sonunda, çocuk severse, biraz anne babanın ısrarı, çocuğun her daim atak kalabilmeyi başaran motivasyonuyla, o tılsımlı değişim yaşanıyor.

Biz de çok hata yaptık. Özellikle ilk çocuğumuz Talia büyürken. Bebek şarkıları grubu varmış, hooop Talia bebek korosuna gidiyor. Kitaplar günde iki kez yarımşar saat televizyon diyorsa, o kadar çocuk programı seyrediliyor. Çocuğumuza okumamız gerekir, biliyoruz, yavruya üç saat kitap okunuyor. Gözleri kapanıyor, karnı ağrıyor, huysuzlanıyor; farketmez, o üç saat kitaplarla geçiyor…

Çok mutluyum ki, bu kargaşa sırasında, hem onun hem de bizim çok sevdiğimiz, belki ileride mesleğine dönüşecek bir aktivite ile tanışabildik: Tiyatro. Tiyatroya bir girdik, altı senedir başka bir dünyayı bilmez olduk. Hayatımız provalar, ezberlenecek metinler, hazırlanacak kostümler, gösteri heyecanıyla geçiyor. Sürekli yeni yazarlar, yeni oyunlar var. Bildiğimiz bir oyunun başka bir grup tarafından sahnelenmesi, film versiyonun seyredilmesi, yetmedi tekstin bulunup okunması var.

Talia’nın kişiliğine bu kadar uyacağını tahmin edemezdim. Genellikle daha çok içine dönük, mümkünse boş zamanında sadece annesi, anneannesiyle evcilik oynamak isteyen ilk göz ağrım, sekiz yaşından beri tiyatro kulislerinde. Hem de Şehir Tiyatroları gibi yüz yaşını aşmış köklü bir kurumun çatısı altında.

İki sene süren, neredeyse yarı zamanlı bir konservatuar eğitimi, tiyatronun duayen isimleri tarafından veriliyor. Ticari yaratıcı drama gibi oyuncaklı kurslara benzemeyen bir disiplin ve ciddiyetle. Haftada iki gün, üçer saat. Ödevler var, belli bir terbiye ve adap var. Köklü bir geleneğin kuşaktan kuşağa aktarılması var. Diksiyon, artikülasyon, dramaturji, tekst inceleme, müzik, dans dersleri var. Meditasyonlar, nefes egzersizleri, empati geliştirme alıştırmaları var. Var da var. Kuruma aidiyet, grubun bir parçası olma, kollama ve kollanma var. Yanlış yapıldığında uyarı, bazen ceza, çoğunlukla sevgi var. Alkış var. Büyüğe saygı, küçüğe sevgi var. Her ay, efsane isim Psikolog ve insan hakları savunucusu Çiğdem Aydın önderliğinde güçlendirme çalışmaları var. Ve dedim ya, bir geleneğin aktarılması diye; bütün bu eğitim, eğiticilerin tamamiyle gönüllü yaptıkları, velilerden hiçbir para talep edilmeyen iki yıllık bir program.

Talia sekiz yaşındayken başvurmuştuk. Öyle kendini durmadan sahnelere atan, her fırsatta eline saç fırçasıyla şarkılar söyleyen bir çocuk değildi. Hatta pek konuşmayan, daha çok izleyen bir güzeller güzeli kızdı… Herhalde onun gelişebileceğini düşündüler. Herhalde.
İki yıl bitti, sonraki iki yıllık grupta asistandı. Ondan sonrakinde de. Altı senedir orada Talia. Bu sene sahnelenen oyun, “Shakespeare mi? Çocuk Oyuncağı” idi. Çocuk Eğitim Birimi, kısaca ÇEB yöneticisi Yonca İnal, olağanüstü bir oyun yazdı ve yönetti. Yasemin Gezgin Yavuzcan, koreografide harikalar yarattı. Müzikler Ender Çalışkan imzasıyla, hepimizin aklına kazındı. Sahnedeki kırkbir çocuk, üç kez oynadıkları oyunla, hepimizi ağlattı.

Teşekkürler Yonca İnal, Yasemin Yavuzcan, Çiğdem Hanım. Ender, “yasemin kokuları buram buram” sözleriyle senin müziklerin hep kulaklarımızda. Şehir Tiyatroları, bu muhteşem program için, ne desem az. Son söz: Shakespeare mi?
Çocuk oyuncağı!