Hayat tersine dönse keşke – Fatih Türkmenoğlu

3 Ocak 2018

Son elli yılda olan değişim, önceki elli yılda olanlardan tam elli kat daha fazla. Hayatı yakalayabilmenin, bu son hızla gündelik yaşantılarımıza giren yeniliklere ayak uydurabilmenin, artık neredeyse imkanı yok. Değil her gün, her saat telefona yeni birşey yüklemek gerekiyor sanki. Bir toplantıda 95 yaşında bir hanımefendinin yanında oturdum. “Söyler misiniz genç adam, ‘app’ ne demek acaba?” diye sordu bana. Kısıtlı bilgimle anlatmaya çalıştım. “Evet, akıllı telefona geçmem gerekir, internet denen şeyi öğrenmem şart sanırım” dedi bana. Tabii “genç adam” diye hitabı çok hoşuma gitti, o da ayrı bir detay.

Bizim çevremizdeki büyüklerimizin çoğu, güncelliği yakalayabilen şanslılardan çok şükür. İdil’in babası Mete dede, örneğin, başını internetten kaldırmaz. Sürekli okur, yeni bir güncelleme yükler, olmadı yabancı dizileri youtube’dan izler. Süperdir anlayacağımız.

Hepimizin çocukları aynı, onlar yeni bir çağın içine doğdular. Herşeyi biliyor, anlıyorlar. Yeniliklere alışmak, onlar için bir adım daha atabilmek kadar basit ve doğal.

Bizim Mimi, sadece telefonda oynanabilen bir oyunu severek oynuyor. Dedesi çok ilgilendi, ama kafasını kurcalayan birkaç sorusu vardı. Bu arada kendisi sıkı bir mühendis, yılların yöneticisi, zekası parlak mı parlak bir hesap-fen-matematik insanı.

Hayır, buraya nasıl geliniyor? Hangi tuşa basarak ileri adımı atıyorsun?

Mimi sabırla anlattı. Kendi kelimeleri, kendi yöntemi, o çocuk dili ve algısıyla. Dede, yine anlamadı, aynı soruyu sordu. Mimi, çok şey anlatmış, kendini yıpratmış öğretmen edasıyla, “offf dede, hiç anlamıyorsun; neden, neden” dedi.

Neyse, dede sonunda anladı, oyun başarıyla oynandı.

Diyeceğim o ki, İTÜ mezunu, Almanya eğitimli, üniversitede ders vermiş, yıllarını fen kitapları ve makinalar arasında geçirmiş bir dahi beyin bile, an geliyor, günün getirdiği bir yenilik karşısında bocalıyor işte.

Evet, yenilik takip edilecek. Evet, çağ yakalanacak. Ama ben annenin evine dalıp kadın günlerinden kalan kısır ve börekleri yemenin, araya sosyal medya paraziti girmeden şöyle upuzun bir öğleden sonra sohbetinin, bir kitabın sayfalarında kaybolup saatleri geçirmenin güzelliğinden asla vazgeçemem.  Hele bizim genlerimize işlemiş hoşluklar, ömrüme ömür katar. Çağ mağ dinlemeyen, zamanların ötesindeki sıcaklıklar bunlar. App diliyle formülleştirilemeyen, insanın içini yumuşatan, hayatına anlam katan, koşmak için fitil olan dopingler. Yaşamasam, yaşatmasam yıkılıverecekmişim gibi hissederim. Komşuyu arayıp “yemeğin var mı komuşum” diyebilmek, berberde bir saat geyik yapmak, otoparkçı çocuklarla sıkı bir sohbete dalmak, çevrendeki insanlara dokunduğunu hissetmek, sarılıp korunduğunu bilmek, güç almak, güç vermek…

Çocukları da böyle yetiştirmeye çalıştık hep. Fransız okulu, dört dil, Amerika’da yaz kursları falan bir tarafta; bizim kökten gelen, biraz gelenekselci, ritüel düşkünü tarafımız öbür taraftta. Terazinin iki kafesi gibi bir denge oluşturmuşlar gidiyor işte.

Geçenlerde çok yakın arkadaşlarımız Müge ve Alper’in evlerine davetliydik. Müge’nin annesi Gülay Teyze’yle kahvelerimizi içtik. Mimi “fal bakayım Gülay Teyze, fincanı kapat” dedi. Bütün o yollar, yılanlar, doğan güneşler, gelecek çok güzel günler, fincandan çıkıverdi.

 

Bak Mimi, bu yazıyı yıllar sonra okursan, sakın unutma: Senin gücün, şimdiyi yakalamak, yaşadığın bu özel coğrafyanın kültürünü harmanlamak ve insanlara dokunmaktan geçiyor. Öğren ve öğret, sev ve yaşat. Bir de dünyanın en önemli bilim insanı bile olsan, kahvesiz, falsız gün geçirme sakın.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir