Eğitim ama nasıl?

30 Nisan 2018

Son zamanlarda eğitimde artan alternatif çözümler seçenek sayısını arttırsa da velileri bir çıkmaza sokuyor; hangisini seçsem? Bundan biraz olsun kurtulabilmek için bu yazımızda alternatif okullardan ve çocuğunuza nasıl daha mutlu bir okul hayatı sunabileceğinizden bahsettik. Ne demiş Mark Twain ”Eğitim; kafayı geliştirmek demektir, belleği doldurmak değil.” Hazırlayan: Pelin Demirel

Geçmişten günümüze Türk eğitim sisteminde herkesin bildiği ve değişmeyen iki şey var; Lise, üniversite gibi sınav sistemlerinin sıkça değişmesi ve ezber yoluyla çocuklara ‘öğretilmeye’ çalışılan bilgiler. Bir bakmışsınız önceki yıl TEOG varken bu yıl hop başka bir sistem yerine gelmiş ya da üniversiteler için tek girişli ÖSS sınavları düzenlenirken bir anda YGS-LYS’e dönüşebiliyor. Ani yapılan bu değişiklikler bir belirsizlik ve endişe ortamı yaratıyor. Bir okul kazanmak uğruna harcanan paralar heba olabiliyor. En önemli şey ise bir öğrencinin kaybolan zamanı oluyor. Bu yıl ilk kez düzenlenecek olan ve TEOG yerine gerçekleştirilecek sınavda Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) Ölçme, Değerlendirme ve Sınav Hizmetleri Genel Müdürü Bayram Çetin’in açıklamalarına göre sınav sorularının zor olacağı ve yüzdelik dilim içerisinden yüzde 10’luk kesimin okullara girebileceği geriye kalan yüzde 90’lık kesim ise adresine göre yerleştirileceği . Bu durumda ‘eğitim için göçler’ başlayacak gibi duruyor. Çetin, “Bilginin ezberlenmesini istemiyoruz, analitik düşünme bekliyoruz.” Dese de yıllarca ezber yoluna alışkın öğrenci ve eğitimciler nasıl bir yol izleyecek göreceğiz.

PISA sonuçlarına göre hem mutsuz hem de başarısızız
Evet, yanlış duymadınız en son 2015’te yapılan araştırmaya göre Fen, Matematik, Okuma Becerisi alanlarında önceki sonuçlara göre düşüş gözlemleniyor. 70 ülke içerisinde Fen alanında 51., Matematik alanında 49., Okuma becerisi alanında da 48. sıradayız. Ortalamanın oldukça altında olduğumuz bu sonuçlarla ilgili OECD Eğitim ve Beceriler Başkanlığı Direktörü Andreas Schleicher’in önerileri ise şu şekilde: “Türkiye’de eğitim sistemi hayli rekabetçi ve öğrencilerin sınavlarda gösterdiği bireysel başarılarla sınırlanıyor. Bu, iş birliğine dayalı becerilerin gelişmesi için iyi değil. Veriler ayrıca Türk öğrencilerin takım çalışmasına karşı tavırlarının çok güçlü olmadığını da gösteriyor. Ancak sosyal becerilerin dünyada önemi artırıyor. Türkiye bunları geliştirmek için daha fazlasını yapmalı. Öğrencilere zaman, çalışma ortamı, hız ve etkileşim konularında daha fazla söz hakkı verilmeli. Okullarda öğrencilerin birbiriyle pozitif ilişki kurması destelenmeli. İşbirliğine dayalı beceri ve takım çalışmasına karşı olumlu tutumları destekleyecek ortamlar tasarlanmalı.” Bu tabiri sevmesek de öğrenciler ‘yarış atı gibi’ bir eğitim hayatı sürdükçe başarı seviyemiz pekte yükselmeyecek gibi gözüküyor Schleicher’in dediklerine bakılırsa.

PISA nedir?

Açılımı “Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı” olan PISA, İngiltere’den Estonya’ya, Amerika’dan Meksika’ya 70 adet üyesinin olduğu Ekonomik İş birliği ve Kalkınma Organizasyonu (OECD) tarafından 3’er yıllık periyodlar halinde 15 yaş grubundaki öğrencilerin; Matematik okuryazarlığı, Fen Bilimleri okuryazarlığı ve Okuma Becerileri konu alanlarının dışında, öğrencilerin motivasyonları, kendileri hakkındaki görüşleri, öğrenme biçimleri, okul ortamları ve aileleri ile ilgili verileri değerlendiren bir araştırmadır.

Gelelim mutsuzluk konusuna… ‘Öğrenci Refahı’ ile ilgili raporda Türkiye’deki her 3 öğrenciden 1’nin hayatından memnun olmadığı ortaya çıktı. 0 ila 10 arasında değerlendirilen ölçütte en mutlu ülke 8.5 ile Dominik Cumhuriyeti olmuşken Türkiye 6.1 ile OECD ülke ortalamalarının altında kalıyor.

Çözüm aidiyet duygusu
Uzmanlar öğrencilerin mutsuzluk ve başarısızlığını aidiyet duygusu eksikliğinden olduğunu vurguluyor. Bunu, Eğitim Bilimci Dr. Özgür Bolat: ‘Okula ait hisseden öğrencinin yaşamsal doyumu, okula ait hissetmeyene göre tam üç kat daha fazla. Ama maalesef biz zannediyoruz ki okul çocuğunun yaşamının dışında bir yer, çocuğun orada bir hayatı yok ve okulun tek görevi çocuğu dışardaki veya gelecekteki ‘gerçek hayata’ hazırlamak. Aslında çocuğun hayatı okul. Çocuk o an orada mutlu olmak istiyor.’ diyerek açıklıyor. Aidiyet duygusunun çözümü ise Bolat’a göre ilişkilerde saklı. Bir öğretmen öğrenciyi ne kadar destekler -keşfetmesine ve yeni şeyler öğrenmesine izin verirse- ve adil olursa okula duyduğu aidiyet hissi kuvvetleniyor ve böylece öğrenme kalitesinde bir artış sağlanıyor.

Ezberci sistem yerine deneyimleyen sistem
Bir üst satırda aidiyet duygusu için öğretmenin öğrenciyi desteklemesinden yeni şeyler keşfetmesine izin vermesinden bahsettik. Peki, bu yoğun akıcı sistemde öğrencileri kafasını test kitaplarından ya da defterlerden kaldırıp nasıl ‘yeni şeyler’ keşfetmesini sağlayacağız? Biraz ‘yeni moda’ gibi de gözükse normal ezberci eğitimden uzak bir eğitim ve öğretim seçeneği sunan bu okullar çocuğun deneyimleyerek öğrenmesi gerektiğini savunuyor.

Reggio Emilia eğitim yaklaşımının temelleri II. Dünya savaşı sonrasında İtalya’nın kuzeyinde Reggio Emillia adı verilen küçük bir kasabada anne babaların çocuklarının eğitim alabileceği bir okul kurma girişimiyle atılıyor. Hangi sosyal, kültürel ve ekonomik statüye sahip olursa olsun tüm çocukların eşit ve kaliteli bir eğitim almaya hakkı olduğu düşüncesi bu hareketin temelini oluşturur.

Reggio Emilia ilhamı ile hareket eden öğretmenler eğitimin içeriğini çocuklarla birlikte, çocukların bu ilgi ve meraklarına göre oluşturuyorlar. Çocukların merak ettiği konu ile ilgili materyallerle sınıflarda zengin uyarıcılarla dolu çevreler hazırlıyorlar. Çocuklar bu çevrelerde çalışıyor ve dokunarak, yaşayarak öğreniyorlar.
Eğitimin içeriği çocukların ilgili ve merakına göre hazırlandığı için çocuklar büyük bir keyifler çalışıyorlar. Çalışma yapmak için ödüle veya pekiştirecek ihtiyaç duymuyorlar; çünkü öğrenmenin kendisi çocuk için en büyük ödül.

Reggio Emillia yaklaşımını uygulayan okullardan biri olan Altın Çağ Anaokulu’nda öğrenme 3 yolla gerçekleşiyor; çocuğun dış dünyaya ve gerçeğin kendisine götürülmesi, dış dünyaya ait gerçeğin bir kısmının sınıfa getirilmesi ve son olarak çevre temsilcilerinin kullanılması. Bu yöntemlerle çocukta deneyim sonucu kalıcı öğrenme gerçekleştirmeye çalışılıyor.

Geçtiğimiz günlerde ziyaret ettiğimiz Kayı Okullarında da Reggio Emillia sistemi başarılı bir şekilde uygulanıyor. İncelediğimiz çalışmalarının hepsi öğrencilerin merak ettiklerini sorup, kendi çabalarıyla sonuca ulaşma evrelerini gösteriyordu. Örneğin, elimizi yıkadığımız sulara ne oluyor? Sabun nasıl yapılıyor? Bahçedeki böcekler nasıl yaşıyor? Diye pek çok sorunun cevaplarını kendi kendilerine bulurken hem eğleniyor hem de öğreniyorlar.

Montessori yaklaşımı
Birçoğumuzun bir yerlerden adını duyduğu ya da aşina olduğu Montessori yaklaşımı bireysel eğitime dayanan ve çocuğun önündeki engelleri kaldırarak ihtiyaçlarına cevap veren bir eğitim metodu. Metod diyoruz çünkü bunun bir sistem olarak algılanması doğru değil. Montessori metodunun temelleri fizikçi ve eğitimci olan Dr. Maria Montessori tarafından atılmıştır. Daha çok anaokulu ve ilkokullarda uygulanan bu yaklaşım çocuğa araştırma, deneme, hata yapma ve o hatayı düzeltme şansı verir. Eğitim sistemimizde ‘hata yapma’ kavramı başarısızlık olarak anılsa da burada işler öyle ilerlemiyor. Hata yapsa bile doğruyu bulmak için çözüm yine çocukta oluyor. Gün içerisinde çocuk istediği aktiviteyi seçip onunla ilgileniyor; yani çocuğun gün içinde yapacağı aktiviteyi öğretmen değil çocuk karar veriyor. Ayrıca, klasik yaşa göre sınıflandırma sistemini de ortadan kaldıran sistem farklı yaş gruptan çocukları aynı sınıf içerisinde buluşturuyor.

Montessori yaklaşımında öğretmenin konumu ise sınıf ortamını ve çevresini çocuğa göre uygun koşula getiren ve daha sonrasında gün içerisinde çocuğun gelişimini takip eden kişi oluyor. Böylece çocuğun bireysel gelişimi gözlenmiş oluyor.

Waldorf yaklaşımı
Teknolojiden uzak -hatta plastik gibi yapay şeylerden- doğayla ve doğallıkla iç içe bu eğitim sistemi 1. Dünya Savaşı sonrası filozof, bilim adamı ve eğitimci olan Rudolf Steiner’in Stuttgart’taki bir fabrikanın işçilerine verdiği konferans
sonrasında ortaya çıkıyor. Özgür çocuklar yetiştirmek amacı barındırmanın yanı sıra öğrencideki sınav stresi ve sınıfta kalma korkusunu yok etmek adına not sistemi, sınıfta kalma, ödev gibi uygulamalar bulunmuyor.

Çocuklar Waldorf sistemiyle olan okullarda tablet ve oyuncaklar yerine ağaç dalları, tahta, pamuk, yün gibi doğal maddelerle kendi oyuncaklarını üretiyor, örgü örüyor, oyun oynuyor; kısacası çocukluğun getirdiği bütün güzellikleri gerçekleştiriyorlar.

Çocukluğu 3 farklı döneme ayırıyor
Waldorf felsefesine göre 3’e ayrılan çocukluk evreleri 0-7 yaş, 7-14 yaş ve 14 yaş ve sonrasıdır. Eğitim sistemi yaş gruplarına göre şekillenirken verilen aktivite ve uygulamalarda ona göre değişiyor.
Okul öncesi sınıflarında tüm konular sanatsal ortamlar içerisinde çocuklara veriliyor. Bu durum, çocukların bu tip ortamlarda öğrenme sürecine daha iyi yanıt verdikleri görüşünden kaynaklanıyor. İlköğretim sınıflarında test kitapları yerine öğretmenler konuyla ilgili araştırma veriyor ve öğrenciler öğretilen her konuyla ilgili kendi bireysel defterlerini oluşturuyor. Defterleri oluştururken de en dikkat çekici durum konunun anlamını ve özünü resmederek kaydediliyor. Sınav çağındaki öğrenciler için ise temel öğrenimlerinin yanında test kitabıyla eksikleri takviye ediliyor.

Finlandiya sistemi
İşte geldik! Herkesin imrendiği onlar yapıyor da biz neyi eksik yapıyoruz dediğimiz Finlandiya eğitim sistemine, bakalım bu sarı çocukların sırrı neymiş…
Öncelikle söze şunu söyleyerek başlayalım isterseniz, Finlandiya da özel okul bulunmuyor. Evet, yanlış duymadınız. Bu başarının altında devlet eli yatıyor. Bunun dışında en önemli şey öğrencilerin okulda da ev gibi hissetmeleri; çocuklar okula girerken ayakkabılarını girişte çıkartıyorlar, telefon ya da tabletlere el konulmuyor hatta ders sırasında elektronik aletlerden bilgi yardımı alabiliyorlar. Olur mu öyle şey dikkati dağılır desek de Finler duruma araştırma amaçlı kullanılabilecek bir cihaz gözüyle bakıyorlar.
Sınıfların dizaynında çocukların konforu gözetiliyor. Ders esnasında başkalarını rahatsız etmemek ve dersi bölmemek koşuluyla sınıf içerisinde gezinebilme imkanı tanınıyor. Eşitliğin öne çıktığı bu okullarda öğretmenler ve öğrenciler de aynı yemekhanede öğle saatlerini geçiriyorlar. Kendi ihtiyaçlarını giderebilmek adına okul içinde küçük bir mutfak da bulunuyor. Böylece sorumluluk duygusu gelişiyor. Her ne kadar gözümüzde büyütüp idealize ettiğimiz bir sistem olsa da ülke içerisinde elbette eleştiriler mevcut. BBC’nin gerçekleştirdiği röportajda Fin fizik öğretmeni Jussi Tanhuanpaa: “Bu sistem bir deneyden ne tür bilgiler almak gerektiğini anlayabilen en parlak öğrenciler için harika. Onlara kendi hızlarında öğrenme özgürlüğü tanıyor ve hazır olduklarında bir sonraki aşamaya geçmelerine imkan tanıyor ama yönlendirmeye ihtiyaç duyan çocuklar için aynı durum geçerli değil. En parlak ve daha yavaş öğrenenler arasındaki ayrım büyümeye başladı ve korkarım bu sadece daha da kötüye gidecek.” İfadelerini kullanıyor. Bu bir öngörü olsa da yapılan araştırmalarda Fin çocuklarının başarısı göz ardı edilemez.

Veli ne yapmalı?
Bu kadar okul çeşitliliği içinde haliyle velilerin kafası karışıyor. Ama o okulun fiyatı fazla, onun eğitimi iyi, diğeri sınava çok iyi hazırlıyor, bir başkasıysa çocuğuma özgür olma seçeneği sunuyor derken kararsızlık hat safhaya ulaşıyor. Bununla ilgili Eğitimci Kayhan Karlı’nın sözleri belki size yol gösterebilir:
• Öncelikle önerim ebeveynlerin doğru okuldan ne anladıklarını netleştirmeleri gerekir. Her iki ebeveynin de ortak bir tanım veya beklenti üzerinde anlaşmaları gerekir.
• Çocuğunuzun özelliklerini iyi tanımaya çalışın. Böylece onun için en uygun ortamı seçebilirsiniz.
• Özellikle erken çocukluk eğitimi döneminde en uygun okul eve yakın olandır. Anaokulu döneminde sadece öz bakım yapan bir yer değil öğrenme ve büyüme ekosistemi olarak etrafınızda yakın bir yer arayın. İlkokul için yine mümkünse yürüyerek gitsin ama olamıyorsa da en fazla 45 dakika servis yolculuğu hesaplayın.
• Artık okul seçimini 12 yıllık bir paket olarak düşünme dönemi bitti her okul dönemine ayrı ayrı bakın ve bazen gerekirse yaşadığınız yer değişebilir. Elbette bu değişimin öncelikle sizin hayatınızı nasıl etkileyeceğini iyi düşünerek karar verin.

Çocuğu iyi tanımanın en önemli unsur olduğunu belirten Karlı, yaşanan okul değişimlerinin de çocuktan çocuğa değişebileceğini vurguluyor: “Eskiden aynı okulda geçirilen 12 yıl bir gruba aidiyet adına çok değerliydi ancak günümüzde aidiyet hissedilen farklı grup alternatifleri çoğalması ve yaşam biçimlerinin bazı duyguları değiştirmesi nedeniyle çeşitliliğin iyi olabileceğini söylerim. Ayrıca, çocuğun mizacı önemli diye eklemek isterim. Bazı mizaçlar için aidiyet çok değerlidir ve öyle de kalır. Böyle bir çocuğunuz varsa aynı okulda devam ettirmelisiniz.”

Adil-Saygılı-Aktif Öğretmen
Çocuğun okulda başarı ve mutluluğu için okuldaki öğretmen öğrenci ilişkisinin kaliteli olması gerektiğinden bahsetmiştik. Peki bunun için öğretmen nasıl olmalı? Kayhan Karlı’ya göre göre ideal öğretmen yaşam boyu öğrenen ve her türlü kararını vermek için ilk önceliğini çocuğun yüksek yararı olarak belirleyen kişidir. Bizim kişisel fikirlerimiz, ideolojilerimiz, doğrularımız ve yanlışlarımızdan önce gelen çocuğun yararı olmalıdır. Bu nedenle ideal öğretmen öğrencilerinin öğrenme ve büyüme süreci için ASA olabilen kişidir. ( Adil-Saygılı-Aktif).

Sınıflar kaç kişi olmalı?
Az öğrencili sınıflarda iyi eğitim alınabileceği düşünülse de aslında onun da bir standardı var. Ortalama 15 kişiden az sınıflarda öğrenci-öğretmen diyalogları fazla olsa da uzmanlara göre esas olan öğrencilerin birbirinden öğrendikleri ve deneyimledikleri bilgiler. Bu yüzden Karlı ideal sınıf sayılarının anaokulu için 12-15, ilkokul için 16-20 ortaokul ve lise için de en fazla 24 olması gerektiğini savunuyor.

Peki ya ödevler…
Günde ortalama 6-10 saati yaklaşık olarak okulda geçen çocuklara ne ödevi vereceğimizi ben anlayamıyorum. Özellikle küçük yaş grubunda ödevin yararının olmadığı araştırmalarda da görülüyor. Burada yine çocuğu çok iyi tanımak ve kişisel ihtiyaçlara cevap verebilen bir öğrenme ekosistemi oluşturmak gerekir. Bazı çocukların tekrar süresi çok fazla iken bazı çocuklar için çok az olabilir. Bu süreçler öğrenci temelli keyifli etkinlikler ile okulda çözülebilir.

Çocuğunuzun baskın olan yeteneğini bulmak için YETENEK HARİTASI
Uzmanlar çocuğunuzun isteklerine ve yeteneklerine göre alanlara ilerlemesinin doğru olduğunu vurguluyorlar. E tabi, istemeden yapılan işten hayır gelmez sonuçta. Birçok konuya ilgisi var ama neye yönlendirme konusunda kararsızsanız Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Oktay Aydın 6 yıl önce çalışmalara başladığı Yetenek Haritasını anlatıyor.

Yatkın olduğumuz alana yatırım yapılırsa çocuğunuz kazanı
Anaokulundan liseye yaklaşık 18 milyon öğrencinin olduğu bir sistemi yönetmek ve yönlendirmek oldukça zor iş. Pedagojik açıdan birçok doğruyu öğrenmemize ve söylememize rağmen, ülkemiz eğitim sisteminin sınav baskısının yarattığı girdaptan çıkamadığını görüyoruz. Sistem genel olarak “eksik bul, etüt yap” anlayışıyla hareket ediyor. Oysa, beyinle ilgili araştırmalar bize gösteriyor ki, her bireyin beyni doğuştan belli yetenek alanlarına daha yatkındır. Eğer yatkın olduğumuz alana yatırım yapılırsa, gelecekte hem hayatta hem de akademik alanda daha başarılı olabiliriz. O halde, eğitim kurumlarının görevi, sadece eksiği bulup tamamlamak değil, güçlü olan alanları bulup o alanlara yatırım yapmaktır.

Yetenek haritaları çıkartılırken nasıl bir yol izleniyor?
Bizim hazırladığımız “MIT Yetenek Sıralama Testleri” gözlem ve algıya dayalıdır. Testlerin temel birkaç özelliğini şöyle ise; Testler, anaokulu ve ilkokulda sınıf öğretmenleri tarafından, ortaokul ve lisede ise öğrencilerin kendileri tarafından dolduruluyor. Testlerin cevaplama mantıkları olabildiğince manipülasyona izin vermeyecek şekilde düzenlenmiş ve Cevaplar, birbiriyle karşılaştırmalı maddeleri içermektedir ve çocuktan, baskın/güçlü olduğunu düşündükleri ve hissettikleri seçenekleri seçmesi isteniyor. Testler, yetenek ve ilgiyi ayrı ayrı değerlendirmektedir. Böylece, yetenek ve ilgi düzeyini de karşılaştırma imkanı sunar.
Daha sonrasında kurulan yetenek akademisiyle öğrencilerin baskın yetenek alanları tespit edildikten sonra bu akademide baskın alanlarına yönelik destek almaları sağlanıyor. Okuldaki sosyal kulüplerin yetenek kulüplerine dönüştürülmesi, seçmeli derslere yönlendirme yapılması, hafta sonu programların açılmasıyla öğrencilerin kendi yeteneklerini geliştirebilmesi için imkan sağlanıyor. Anaokulundan liseye kadar her öğrenci yetenek haritasını çıkartabiliyor.

Çocuğun baskın olan yeteneği keşfedilse de maalesef orda iş bitmiyor. Velilere bu konuda bilgilendirme yapıyor musunuz? Onları bu konuda nasıl yönlendiriyorsunuz?
Veliler, projenin önemli paydaşlarıdır. Velilerin proje sürecine aktif katılımı birkaç şekilde oluyor:
• Okulların bazılarında anaokulu ve ilkokullarda testleri velilerin de doldurması isteniyor. Bu noktada veliler, kendi çocukları ile ilgili testi doldurabiliyorlar.
• Proje tanıtım toplantılarına velilerin de katılımı istenmektedir. Böylece, proje kapsamında neler yapılacağı ve onlara düşen temel sorumluluklar da anlatılıyor.
• Testlerin uygulanmasından sonra velilere yönelik “yetenek danışmanlığı toplantısı” yapılmaktadır. Bu toplantıda, çocukları için hazırlanan raporları nasıl okumaları gerektiği ile ilgili bilgilendirme yapılıyor.